İnsanın Anlam Arayışı
İnsanın Anlam Arayışı

İnsanın Anlam Arayışı

Ahmet AYDIN

İnsan yapısı gereği var olduğu hayatı tanımaya, anlamlandırmaya çalışan bir varlıktır. Bu süreç içerisinde birçok kez içinde bulunduğu durumu tam anlamıyla idrak edememiş, belirsizliğe hapsolmuştur. Belirsizliğin vermiş olduğu anlam karmaşasından ötürü iki kutuplu yapıda yaratılan insan, kutuplarından birine daha çok yönelmiş, diğerinin neredeyse olmadığına kani olmuştur. İnsan gibi hayat da iki kutupludur. Kutuplar arası dengesini yakalayan, insanî kutbuna daha çok meyleden; kendini tanımaya, anlamlandırmaya başlar. Böylelikle hayatı da tanımaya, anlamlandırmaya başlamış olur. Zübde-i alem olan insan, adeta bir mikro alem gibidir. Kendini, kendinde olanı farkettikçe, makro alemin de farkına varır. Yani kendimizin ve hayatımızın sırrının kendi içimizde saklı olduğunu anlamaya başlamış oluruz.. Mikro alemde ruh ve nefis arasında sıkışan insan, bu hakikatin şuuruna vardıkça makro alemde bulunan iki kutupluluğun bilincine daha çok vakıf olur.

Günümüzün en büyük sorunu ve cevap bekleyen en büyük sorusu insandır. İnsan başlı başına bir soru’nun ve sorun’un adıdır. Dünyada var olan her şey onun için yaratılmış, tüm meselelerin merkezinde o bulunmuş ve tüm meselelere çözüm yolu sunabilecek varlık da o olmuştur. Hayat teknik bağlamda daha çok gelişmesine, kolaylaşmasına ve insan bu hayat içerisinde özgürlüğünü (!) daha çok yaşamasına rağmen “insan sorunu” artmaya devam etmektedir. Çünkü insan, kendini ve hayatı tanıyamıyor, anlamlandıramıyor. İnsanoğlu, 21.yy’da maddi bağlamda hiç olmadığı kadar ilerlemiş olsa da, manevi bağlamda hiç olmadığı kadar gerilemiştir. Bu maddi ilerleyiş ve manevi gerileyiş insanoğlunun nefis ve ruh arasındaki mücahedesini, ahlak ve teknik ortasındaki mücaledesini dengeleyemeyişinden, maddi kutba daha çok meyletmesinden kaynaklanıyor. Ruhi ve ahlaki eylemlerini geri planda bırakarak, nefsi isteklerini öne çıkaran insanoğlu en büyük zararı kendisinden başlayarak, doğaya ve insanlığa vermiştir. Maddi olarak gelişen insanlık, manevi olarak yoksullaşmış ve kendinden yoksunlaşmıştır. Gelişmiş ülkelerin sahip olduğu gelişmiş yoksulluklar buna en büyük örnektir. Bu ülkelerde kurulan yalnızlık bakanlıkları, özel günler için kiralanan insanlar, gelişmiş ülkelerdeki gelişmiş yoksullukları bizlere gösterir. Sevginin ve nefretin yegane temsilcisi olan insan burada da iki kutuplu bir yapı içerisindedir. Çağımız sevgiden ziyade, nefret; tahammülden ziyade, sabırsızlık; hoşgörüden ziyade, öfke çağıdır. Kutuplar arası dengesizliğimiz bizleri yine aşırılığa iterek, yalnızlık bataklığına sürüklemiştir. Biz merkezli değil, ben merkezli bir tasavvur bizlere yükleyerek; kendimiz haricindekilere insanî tasarrufta bulunabilmekten bizleri menetmiştir. Tekniği ve gelişmeyi amaç edinen insanlık, tekniği kutsamış hatta putlaştırmıştır. Var oluşunun amacını araçlarda arayarak, hakiki varlık gayesini unutmuş, hakiki gayeden mahrum kalarak, araçlara mahkum olmuştur. Hayatının merkezine neyi yerleştirmişse, onun için yaşamış ve çabalamıştır.

İnsanın anlam arayışı kendinin ve hayatın iki kutuplu yapısını kabullenmekle ancak başlayabilir. Bir kutbu varsayıp, diğerini görmezden gelmek; tekniği kutsamak, ahlakı yoksaymak insanlığın kendine ve doğaya tahribatı ile sonuçlanır. Ruh ile nefis, doğru ile yanlış, iyi ile kötü, akıl ile his, fanilik ile ebedilik, mecburiyet ile serbestiyetin arasında kuracağımız denge bizi daha itidalli adımlar atmaya sevkedecek ve dünyamızı daha yaşanılabilir hale getirecektir. Ruhi şahsiyetimizle nefsi şahsiyetimiz arasındaki dengeyi oluşturabilmek, nefsi şahsiyeti ruhi şahsiyet içinde eriterek insana, insanî olan şahsiyetini kazandırmak bu minvalde yapmamız gereken en elzem iştir. İnsan, nefsani yönünü kontrol altına alıp onu ruhi yönüyle harmanlayıp olgunlaşabilir. Bu olgunlaşma insanın beşer vasfından çıkıp “insan olmak” vasfına bürünmesidir. Gerçekleştireceğimiz bu döngü en çok kendimize fayda sağlayacak, bizi bize rağmen var kılacak. Anlaşılacağı üzere insanın bu derdinin dermanı bizzat derdin kendisi olan, insandır. Yani varlığımızı kendi dışımızda değil, bizzat kendi içimizde aramalıyız

 İki kutuplu yapımızın farkına vardıkça kendimize, hayata ve çevremize b/akışımız, beklentimiz değişecek ve bizden beklenenin farkına varmış olacağız. Kendini tanımayı göze alamayan, kendinden kaçan ise içinde bulunduğu hayatı anlamlandıramayacak, belirsizliğe mahkum olacaktır..

Bir cevap yazın