Milenyum Çağının Getiri ve Götürüleri
Milenyum Çağının Getiri ve Götürüleri

Milenyum Çağının Getiri ve Götürüleri

Seher GÜMÜŞ

2000 yılı ile milenyum çağı başlarken hayatlarımızda da ilk anda anlayamadığımız sonraları etkilerini gördükçe gidenin, geri gelmeyeceğine kâni olduğumuz değişimler yaşandı. Bunların çoğu şu an vazgeçilmezlerimiz arasındayken bir kısmı da eskiye hasret duymamıza sebep oluyor. Peki bu durum (eskiye özlem duyma) herkes için aynı mı ve dilinden eskiyi düşürmeyenleri geriye döndürecek olursak giderler mi? Bu husus tartışmaya açıktır. Zira değişenler bir hayli fazla.

Kronolojik sıralama ile inceleyecek olursak; teknoloji çağını küçüklüğünde idrak edememiş yahut gençliğinin büyük bir bölümünü yalnızca bir ekrana dahî bağımlı olmadan geçiren nesil eskiye daha çok özlem duyuyor. Lakin erken yaşta teknoloji ile tanışan güruh ise bu rahatlığı en başından gördüğü ve tattığı için bugünü yansıtmayan şeylerden bağımsız bir hayat tasavvurundan ziyadesiyle uzak kalıyor. Eskide takılı kalan neslin, çağın nimetlerinden yeterince faydalanamaması ile bu asrı, hayat olarak görmüş neslin; ekran dışında herhangi bir şeyi görmezden gelen, hayatta dilediği her şeye hızlı ve kolay bir şekilde erişmeye alışkın nesil arasındaki uçurum, kuşaklar arasındaki farkın gittikçe arttığının göstergesidir. 

Eskiye dönme arzusuna gelecek olursak; birçok insanın söz konusu minvalde sözleri, beylik laflardan öteye gitmiyor. Çünkü elinden telefonunu düşürmeyen bir insanın gaz lambasının önünde kitap okumaya gitmek istemeyeceği gün gibi ortadadır. Bununla birlikte geçmiş çağların özel hasletlerini günümüze taşımayı hayal etmek, mantıken ütopik olsa da birtakım makul ve muhtemel düşüncelerin varlığı da görmezden gelinemez. Milenyum çağının getiri ve götürüleri bütün bu duygu ve düşünce kamaşası içerisinde tüm hızıyla devam etmektedir. Yer yer eski ve yeni tartışmaları da en azından kısa vadede son bulacak gibi görünmemektedir. Sebebi ise her insanın kendi anlam ve duygu dünyasına sahip oluşudur. Zaman ve mekan fark etmeksizin her insan, yaşadıkları, duygu ve düşünceleri, yapıp ettikleriyle, bildikleri yahut bilmedikleri vb. tecrübelerinin bütünüyle kendisine hastır. Kaldı ki her ne şekilde olursa olsun hiçbir insanın empati veya bir diğer yöntem vesilesiyle başka bir bireyi bizzat kopyalayamayacağından türlü şekillerle insanların tanınabildiği iddia edilemez. Dolayısıyla şahıslar, topluluklar, nesiller ve kuşaklar arasında yer yer getiri ve götürülerin olacağı bir tartışma ortamı her daim ihtimal dahilindedir ve öyle görünüyor ki insanlık var olduğu sürece bu ortam da sürgit devam edecektir.   

Bir cevap yazın