Kimsin Bu Cihanda ?
Kimsin Bu Cihanda ?

Kimsin Bu Cihanda ?

Furkan Talha KAYA

Hiç kendine sordun mu, “kimsin bu cihanda”?

Bu soruma cevabın evet ise; hangi yaşta olduğunun, cinsiyetinin, hangi mesleği icra ettiğinin, kim olduğunun bir önemi olmaksızın gel seninle kısa bir hasbihal edelim. Hani Descartes demiş ya “cogito ergo sum” yani “düşünüyorum öyleyse varım”. Seninle beni ortak kaderde birleştiren, kafa karışıklıklarımızın sebebi olan kaynak tam olarak budur: “düşünmek”. Bize her ne kadar ıstırap verse de düşünmenin, düşünerek öz varlığını en derinlerinde hissetmenin kendine has bir tadı var. Neyden bahsettiğimi çok iyi biliyorsun. Bir kez düşünmeye, sorgulamaya başladığında bu hoş tat seni kendine esir eder. Bahsi geçen “tatlı” ıstırap anlarında içinde bulunduğun dünyayı, doğduğun dünyayı, kendini, bildiklerini önce düşünmeye başlarsın, sonra onları sorgularsın. Bu sorgulama sınırsız bir alana sahiptir ancak bu hasbihalde seninle birlikte ulaşmayı amaçladığım ana fikre götüren tek bir soruya odaklanacağız; kimsin bu cihanda?

Bu noktada biz düşünerek varlığımızı ispat ettik ve bir sonraki aşamaya geçmeye hak kazandık, tebrikler. Haydi birlikte elimizdeki görünüşte oldukça sığ, manada ise yaşadığımız dünyanın tüm okyanuslarından daha derin olan soruyu düşünmeye başlayalım ve basamak basamak derinlere inelim. Zannediyorum ki ilk yapmamız gereken kendimize bu derinliklerde profesyonelleşmiş, işi bilen ve bu profesyonelliğini tüm dünyaya ve tarihe tasdik ettirmiş, ikimizin de bildiği ya da bildiğimizi sandığımız bir yol arkadaşı bulmaktır ki bu derinliklerde boğulmayalım. Benim aklımda bi isim var aslında. Bu soruyu bir zamanlar ikimizden başka birisi daha kendisine sormuş. Kim mi, Osmanlı İmparatorluğunun 7. Padişahı; II. Mehmed. II. Mehmed hakkında, kendisine bu soruyu sorduğu ve bulduğu cevabı kendi ismine gizleyerek sonsuzluğa ulaştığı bilgisine sahibiz; Fatih Sultan Mehmed.

Sanıyorum artık hazırız, üçümüz birlikte sıfır noktasındayız. İlk olarak ele aldığımız bu soru iki yöne sahip. Birisi geçmişe yönelik, ikincisi geleceğe yönelik. Öncelik hakkı geçmişin diyor rehberimiz, zaten mantıklı olan da budur. Şimdi izleyeceğimiz rota şöyle; ilk olarak varlığımızı ispat ettik, ikinci adım olarak kim olduğumuzu bulacağız, üçüncü adım olarak kim olacağımızı bulacağız. İnsanın hafızası onun kimliğidir. Hafızasını kaybeden bir insan kimliğini kaybeder, kim olduğunu bilemez.

Sıfırdan hafızamızı inşa etmek için bilinen en eski tarihimize dönelim. Çünkü düşüncelerin zaman algısına takılmama gibi olağanüstü güçleri vardır. Bu yönden şanslıyız. 5000 yıl öncesindeyiz, Orta Asya’da, göçebeyiz. Savaşçılık özelliklerimiz tarihe iz bırakacak derecede gelişmiş. Genel olarak tek tanrılı bir inancımız var. Yerleşik hayata geçmediğimiz için elle tutulur bir kültürel izimiz yok, ancak sözlü olarak birçok örf, adet ve gelenekler oluşturmaya başlamışız. Devlet fikri hâkim. Hatta rehberimizin belirttiğine göre; üçümüz bir araya gelsek aramızdan birisini yönetici yapıp, bulunduğumuz coğrafyanın neresi olduğunu, kime ait olduğunu önemsemeksizin teşkilatlanmaya başlıyor ve devlet kuruyoruz. Bu özelliğimiz irili ufaklı birçok devletlerin kurulmasına sebep oluyor. Zaman zaman birleşiyor, zaman zaman dağılıyoruz. Ama hiçbir zaman nizami devlet yapılanmasından mahrum kalamıyoruz. Henüz fazla ilerlemememize rağmen ilk yerleşik eserlerimiz önümüze geldi bile. 3000 sene evvel Orhun vadisinde bıraktığımız yazıtlar. Bilge Kağan kardeşi, Kül Tigin’in ölümü üzerine diktirmiş. Yanından hızlıca geçerken birkaç cümle yakalayabildim; “zamanı tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için doğmuş/türemiş/yaratılmış.” Günümüze tercüme edersek aşağı yukarı böyle olması lazım, yanlışım olabilir. Böyle sözler insanın ağzından rastgele çıkmaz. Düşünme kabiliyetinin varlığına işarettir, üstelik derin bir düşünme kabiliyetinin. Üzerine biraz yoğunlaşırsan, bunları düşünürken çektiği ıstırabı kolaylıkla hissedebilirsin. Demek ki Bilge Kağan da düşünen bir adammış. O da bizden ya da biz de ondanız, aklın yolu bir derler. Bu tarihlerde bol bol akınlar düzenledik, devletler kurduk, birleştik, dağıldık, güçlendik, zayıfladık.

Sonra aniden bir sabah tatlı bir rüzgâr, artık göçebeliği bırakıp yerleşik hayat kültürüne geçmemiz gerektiğini, dünyanın değiştiğini, bizim için vaktin geldiğini aksi halde yok olacağımızı fısıldadı. Bizimkiler doğanın dilinden de mi anlıyor nedir. Aslında şüphelendiğim ama henüz ispat edemediğim, bölük pörçük bilgi parçaları var da neyse yolumuza devam edelim. Yurt arayışına girdik, dört bir yana dağıldık. Biz yola çıkınca işareti alan bazıları da hafif hafif yerlerinden kaymaya başlamış haberleri geldi, sonra bu yer değiştirmelere toptan “kavimler göçü” dediler. Dört bir yana dağıldık ama kendimize ulaşabilmek için biz Malazgirt’e yönelenlerin peşine takılalım. O rüzgâr, Sultan Alparslan’a Anadolu taraflarını işaret etmiş olsa gerek, dayandı Anadolu’nun kapısına, biz geliyoruz yolu boşaltın diyor.

Çeşitli rivayetler olsa da aşağı yukarı bizden bir kişiye dört kişinin düştüğü bir savaşla kapıyı komple söküp atıyor. Savaş kazanmış, zeki adam, strateji bilmese kazanamazdı savaşı.

Strateji, düşünme işidir. O da düşünüyor. Ömrü boyu bir tek savaş mı düşünüyor? Hiç sanmam. Sen de biliyorsun bir kez düşünme mekanizmasını harekete geçirirsen artık istesen de durduramazsın. Çoğu zaman uyumana bile mâni olur. Sultan da düşünmüştür, senin, benim, bizim düşündüklerimizi, zamanın imkanları ve bilgisi dahilinde. Anlaşılan her kabiliyet ve özelliğimizden de öncelikli ortak karakteristik bir özelliğimiz bizim bu iş, düşünmek, sorgulamak. Anadolu’ya girdik yerleşik hayat nedir, nasıldır, kendimize ait halihazırda var olan kültürümüzü nasıl bu hayata yansıtacağız, nasıl sentezleyeceğiz derken önceden yaşadığımız birçok aynı olay tekerrür ediyor. Beylikler kuruluyor, dağılıyor vs.

Vakit tamam olunca aramızdan birisi öne çıkıyor sonsuzluk duygusuyla güdülenerek, çeşitli şekillerde bizi birbirimize bağlıyor, tek bir devlet altında birleştirmeye başlıyor. Bu devlette kurucusunun ismiyle anılmaya başlıyor Osmanlı Devleti. Yalnız bu olayların öncesinde bir olay gerçekleşiyor. Biz tek tanrılı bir inanca sahipken İslam’la tanışıyor ve Müslüman oluyoruz. Neden bunu yaptık? Bizim kendi kemikleşmiş kültürümüz vardı, ayakta kalmak için başka kültüre ihtiyacımız yoktu. Uzun süredir sessizliğini koruyan rehberimiz burada itiraz ediyor. Biz kültür değişimi yapmadık! Nasıl yani? Aslına bakarsan doğru. Gelişen her medeniyet gibi doğal bir kültür etkileşimi yaşadık ki bu noktaya gelinceye kadar oluşturduğumuz kültür de birçok sentezin sonucuydu. İslam’a geçişimiz de bu şekilde oldu, birini komple alıp diğerini komple terk etmedik. Bu noktayı az kalsın atlıyorduk. Peki bunu düzelttikten sonra biz neden İslam’ı seçtik. Bizans’la da karşılaştık ama Hristiyanlığı seçmedik. Bu da başka bir düşünce konusu, derin konu ancak ilk akla gelen birkaç ilginç nokta var. Mesela sonsuzluk duygusu. Bizim evvelden getirdiğimiz kültürümüzde de mevcut olan varlığımızı sürdürebilmemizin temel taşlarından birisi olan duygu. Sonsuza ulaşma.

Daima ileri, gözün gördüğü son noktaya dek. Aklın ulaşabildiği her bilgiye dek, ileri. Peki İslam? Allah aşkı? Mekândan münezzeh bir ilaha manen ulaşma isteği? Ne kadar ilerlesen de ötesi olan bir yol. Bizde düşünmek, sorgulamak atalardan yadigâr onu anladık. Sanıyorum o vakitler bunun gibi kültürümüz ve İslam arasındaki örtüşen bazı mevzular bizi oldukça düşündürmüş olsa gerek.

Bir cevap yazın