İslam Öncesi İran’da Devlet ve Ekonomi -Sâsânî Dönemi- (M.S. 226-652)
İslam Öncesi İran’da Devlet ve Ekonomi -Sâsânî Dönemi- (M.S. 226-652)

İslam Öncesi İran’da Devlet ve Ekonomi -Sâsânî Dönemi- (M.S. 226-652)

Saffet KURT

Devletler kurulur, yükselir ve dağılır. Ancak kültür, medeniyet ve gelenekler daima gelişir. Orta Doğunun Orta çağını ve zihniyetini anlayabilmek, hatta dini anlamda İslam’ın geldiği sosyo-politik ve kültürel havzayı anlayabilmek, ancak orta doğu milletlerinin genlerini bilmekle gerçekleşir. Öte yandan medeniyet, hiçbir din, ırk ve devletin mahza kendisine mal edebileceği bir kavram değildir. Zira o, teâtî ve etkileşimden doğar, gelişir ve büyür. Bu sebeple Orta çağ ve geç antik çağ tarihine dair herhangi bir devlet ya da kurum üzerinde çalışmak isteyen kişi, bu topraklarda hüküm sürmüş olan Roma ve Sâsâni Devletlerinin tarihini göz ardı edemez.

Şimdi Ahmet Altungök’ün İslam Öncesi İran’da Devlet ve Ekonomi -Sâsânî Dönemi- (M.S. 226-652) adlı kitabının değerlendirmesini yapacağız. Eser, yazarın Siyasi, İdari, İktisadi, Sosyal ve Kültürel Açıdan Sâsânî Devleti başlıklı beş bölüme ayrılan doktora tezinin ilk üç bölümünü içermektedir. Kitap, giriş, üç bölüm ve eklerden oluşmaktadır.

Girişte İran Coğrafyası ve Sâsânî Öncesi İran’ın Siyasi Durumu başlık altında asıl konuya girmeden önce İran coğrafyasının halklarına dair genel bilgilere yer verilmiştir. İran kelimesinin etimolojik olarak Aryen topluluklarından geldiği ifade edilmiştir. Ayrıca zamanla bu kelimenin bir millete karşılık olarak değil, birçok milletin üzerinde yaşadığı toprak parçasının adı olarak kullanılmaya başladığı zikredilmiştir. Öte yandan Sasani öncesi İran’da kurulan Medya (Mad), Pers (Ahameniş), Seleucid (Selevkos) ve IV. Part (Eşkani) İmparatorluklarının siyasi, sosyal ve coğrafi verilerine yer verilip söz konusu devletlerde öne çıkan hükümdarlara değinilmiştir. Burada, eserin birçok yerinde olduğu gibi, metin içerisinde konu bütünlüğü sağlanamamıştır. Mesela ilk etapta İran kelimesinin etimolojik yapısına, sonra Aryen topluluklarına, akabinde Aryen topluluklarının karakteristik özelliklerine değinilmiş ve ana konudan uzaklaşılmıştır. Ayrıca yazar, Aryen topluluklarının “at arabası” kullandığını art arda sayfalarda birçok yerde vurgulamış ve tekrara düşmüştür (bkz.s.15, 19, 20). Diğer taraftan, giriş bölümünde söz konusu konulara yer vermekle akademik yazım üslubundan uzaklaşmıştır. Zira bir tezin girişinde çalışmanın konusu, amacı, literatürü ve ilgili alanda dolduracağı boşluğun zikredilmesi beklenir.

Sâsânî Devletinin Siyasi Tarihi başlığını taşıyan birinci bölümde yazar, Sâsâni Devletini kuruluş öncesi, kuruluş sonrası, yükselme, duraklama, ikinci yükselme, gerileme ve dağılma dönemi olarak yedi açıdan incelemiştir. Sonrasında devletin yıkılış sebeplerini tahlil etmiştir. Kuruluş öncesinde Sâsân’ın kim olduğu, onun tapınak merkezli bir cemaat oluşumuna girdiği, akabinde oğlu Papag’ın bu oluşumu geliştirdiği, sonrasında devletin Papag’ın oğlu I. Erdeşîr tarafında kurulduğu dile getirilmiştir. Kuruluşta I. Erdeşîr ve Şapur’un politika ve seferlerine değinilmiştir. I. Şapur’un Roma kralı Valerianus’un omuzlarına basarak atına bindiği ve bu anı taş kabartmalara resmettirdiği ifade edilmiştir (s.60). Bizce, bu resim ekler kısmında verilmeyip ilgili pasaja yerleştirilseydi bağlam açısından daha tutarlı olurdu. Yükselme döneminde II. Hürmüz’ün, mağlubiyetlerin akabinde başarılı bir denge politikası uyguladığı ifade edilmiştir. Başka çocuğu olmayan Hürmüz’ün bir savaşta öldürülmesiyle boşalan tahta hamile eşinin oturtulduğu dile getirilmiştir (s.73). Sâsâni toplumunda kadına hükümdarlık pâyesinin verilebildiği okurun dikkatini çeken bir husus olmuştur. Akabinde on altı yaşında tahta geçen ve başta siyasi, sosyal ve ekonomik olmak üzere birçok açıdan ülkeyi refaha kavuşturan II. Şapur’un faaliyetleri dile getirilmiştir. Burada Costatinus’un Hristiyanlığı benimsemesinin sebebi olarak sadece saltanatı güçlendirme isteği dile getirilmiştir (s.76). Din değiştirme gibi birçok veçhesi olabilecek sosyal hadiselerin sadece bir sebeple açıklanması sağ duyulu bir yaklaşım değildir.

II. Şapur’un vefatından sonra Sâsâni tahtına genel olarak sakin mizaçlı, var olan politika ve sınırları korumaya çalışmaktan öte bir şey yapmayan hükümdarların oturduğu belirtilmiştir. Söz konusu sürecin “duraklama dönemi” olarak adlandırıldığı ve 126 yıl sürdüğü dile getirilmiştir. Ayrıca burada mahrem göz etmeksizin herkesin herkeste hakkı olduğunu öne süren Mazdek inancının teşekkülü irdelenmiştir. Nitekim yazar, bu akidenin Bizans ve Akhunlar karşısında mağlubiyetler alan devletin, ekonomik anlamda zayıflayıp halkın kıtlık içerisinde olduğu bir dönemde peyda olduğunu dile getirerek dini bir inancın sosyo-ekonomik zeminini ortaya koymuştur (s.107). İkinci yükselme döneminde, Mazdek yanlılarını ortadan kaldıran, çok sevildiği için halk tarafından Anuşekrevan, yani ölümsüz ruh sıfatına layık görülen ve 48 yıl tahtta kalan I. Hüsrev’in askeri, siyasi, iktisadi, kültürel ve medeniyet alanındaki politikalarına yer verilmiştir. Ayrıca Hz. Muhammed’in onun iktidarının kırkıncı yılında dünyaya geldiği ifade edilmiştir (s.124). Gerileme ve dağılma dönemlerinde ise Hüsrev’den sonra tahta geçen IV. Hürmüz ve II. Hüsrev’in başarısız girişimleri, 26 yıl boyunca Bizans karşısında yaşanılan mağlubiyetler, bu kayıplar sebebiyle II. Hüsrev’in oğlu Şireveyh tarafından öldürülmesi üzerinde durulmuştur. MS. 629-632 yılları arasındaki üç yıllık süre içerisinde Sâsânı tahtının on bir hükümdar gördüğü serdedilmiştir. Ülkede söz konusu buhranlar yaşanırken İslam ordusunun Hz. Ebu Bekir’in emriyle 633’te Sevâd bölgesine saldırmaya başladığı, bu saldırıların Hz. Ömer devrinde sistemli hale getirildiği ve Hire, Ubülle, Mez’ar, Velece, Kadisiye, Celula ve fethu’l-fütuh olarak anılan 642’deki Nihavend savaşıyla İran coğrafyasının Müslümanlar tarafından ele geçirildiği zikredilmiştir. Son olarak Sâsâni Devletinin çöküşü siyasi, dini, toplumsal ve ekonomik açıdan çeşitli nedenlerle açıklanmıştır. Bu bölümde de malumat belli bir düzene göre zikredilmemiş, veriler dağınık vaziyette işlenmiştir.

Sâsânî Devletinde İdari Teşkilat ve Kurumlar başlığını taşıyan ikinci bölümde yazar, devletin idari, ordu, adliye, maliye, berîd ve istihbarat teşkilatlarını anlatır. Devletin yönetim biçimini “taçlı demokrasi” olarak niteleyen Altungök, mülkiyet ve aile hukukuna dair matikan hezar dadıstan adında bir anayasadan bahseder. Hükümdarların buna uyma zorunluluğunun olmadığını dile getirir. Ancak hükümdarların mobad denilen din adamlarınca azledilebileceğini serdeder (s.165). İdari anlamda devletin başkentinin Tisfun olduğunu, hükümdarın birçok danışma kurulunun olduğunu, üyelerinin ise hanedan üyeleri, din adamları, ordu komutanları ve soylulardan oluştuğunu ifade eder. Ayrıca Sâsânî’nin merkeziyetçi bir devlet olduğunu, adına mülûk-ü tavaif denilen içerisinde birçok mahalli krallıkları barındıran bir yapıya sahip olduğunu ve söz konusu devlet mekanizması da dahil olmak üzere pek çok teşkilatını Eşkânîlerden devraldığını belirtir. Bu teşkilatların sarayda temerküz ettiğini, başlarında vezir ve debir denilen bürokratların olduğunu, ileride veziriazam olarak anılacak olan vazurgan framadhar’ın içinde bulunduğu üç farklı vezirliğin olduğunu, bunların ise üç yetki haricinde pek çok yetkiye sahip olduğunu ifade eder. Bunlar, memur azletme, kendi yerine birini atama ve halk ile iletişime geçmedir (s.172). Sâsânîlerin doğuda Belh’i, batıda Cündişapur’u ordugâh olarak kullandıklarını belirten yazar, ordunun filli, atlı, okçu ve yaya olmak üzere dört birlikten oluştuğunu, kuvvetli bir deniz gücüne sahip olduğunu dile getirir. Ordudaki komutanların belli ailelerin tekelinde olduğundan bahseder. Ayrıca ordu teşkilatının merkez ve eyalet ordusu olarak ikiye ayrıldığını, bu sistemin daha sonra kurulacak olan devletlerde de kullanılmaya devam edildiğini ifade eder.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı WhatsApp-Image-2021-12-17-at-13.29.47-1.jpeg

Adliye teşkilatının başında hirbad ve mobad denilen din adamlarının olduğunu belirten Altungök, anlamı “tâlimât” olan chashtag ve Avesta’nın bir çeşit yorumu olan ecmaî nikan adında iki tane kanun kitabından bahseder. Yargının sivil ve askeri olmak üzere ikiye ayrıldığını, hüküm koymanın ilahi bir mahiyet arz ettiğini düşündüklerinden dolayı her birinin başında din adamlarının olduğunu dile getirir. Ayrıca İslam dünyasında mezâlim olarak anılacak olan yüksek rütbeli asker ve memurların yargılandığı meh dadvar adında bir yüksek mahkemenin olduğunu zikreder. Suçluların cezasına ve sosyal statüsüne göre farklı hapishanelere atıldıklarını belirtir (s. 221-222). Maliye teşkilatının başında “çiftçilerin reisi” anlamına gelen vesteryuşan salar bulunduğunu ifade eden yazar, bu kurumun İslam dünyasında sâhib-i divan ve haraç’a tekabül edeceğini dile getirir. Daha sonra getirilen emlak ve bac vergilerinin başında raydasht ‘ın, yüksek rütbeli vergi memurlarının başında vergi sayım memuru olarak çalışan arran amarkar’ın ve İslam dünyasında muhtesip olarak bilinen, çarşı-pazardan sorumlu vazarbad’ın bulunduğunu belirtir. Eğitim noktasında okuryazarlık oranın oldukça düşük olduğunu ifade eden yazar, eğitimin üç basamaklı olduğunu, ilk basamakta okuma-yazma ve dini eğitimin, ikincisinin sadece soylulara yönelik olup cebir, savaş teçhizatı kullanımı ve satranç gibi akıl oyunlarının, üçüncüsünde ise astronomi, felsefe ve hitabet derslerinin öğretildiğini ifade eder. Ayrıca başta Tisfun ve Cündişapur olmak üzere ülkenin birçok vilayetinde çeşitli okulların olduğunu ve bu kurumların çoğu ihtiyacının devlet tarafından karşılandığını belirtir. Berid teşkilatı hakkında ise yazar, bu kurumun Eşkânîlerden alındığını, onların da Perslerden devraldığını söyler. Ayrıca postacılıkta Bizans’ın Sâsânileri refarans aldığını, adına cursus puplicus dediklerini söyler. Altungök, bu bölümde pek çok yerde anakronizme düşmüştür. Mesela teşkilatlardan bahsederken “bakanlık” tabirini kullanmıştır (s.228). Ancak söz konusu kurumların hangi devletlerden devralındığını, İslam ve Batı dünyasındaki yansımalarını açıklaması, çalışmaya zenginlik katmıştır (s.252, 253, 231, 215, 169). Ayrıca bazı kurum adlarının etimolojik kökenlerini dile getirmesi, konuya olan vukûfiyetini ortaya çıkarmıştır (s.253).

Sâsânî Devletinin İktisâdî Yapısı başlığını taşıyan üçüncü bölümde müellif, devletin toprak sistemini, gelir-giderlerini, tarımsal ve ticari yapısını, sanayi ve endüstriyel kollarını, yer altı kaynaklarını anlatır. Devlet giderlerinde memur maaşları, ordu ihtiyaçları ve bayındırlık hizmetleri olduğunu belirten yazar, gelir konusunda birçok kaynak sayar, asıl kaynak olarak ise tarım, hayvancılık ve ticaretin üzerinde durur. Aslında Sâsânî ülkesindeki bütün toprakların hanedana ait olduğunu ifade eden Altungök, hükümdarın bu toprakları belli bir hizmet karşılığında soylulara, feodallere ve halka verebileceğini dile getirir. Yazar, buradaki feodalitenin Avrupa’daki feodaliteden farklı olduğunu, Sâsâni feodalleri büyük çiftliklerde ikamet ederken Avrupalı feodallerin şatolarda yaşadıklarını belirtir (s.275).  Halkın ise hiçbir zaman toprak sahibi olamadığını, hatta toprakla beraber ya devletin ya da feodallerin malı addedildiğini zikreder.

Vergi noktasında iki çeşit verginin olduğu, bunlardan birinin İslam dünyasındaki haraç vergisinin aynısı olan horak, diğerinin ise yılda üç defa alınan baş vergisi olduğunu dile getirir. Yaşlılar, kadınlar ve çocukların bu vergilerden muaf olduklarının altını çizer. Sâsâni parasına değinen yazar, burada konu skalasına dikkat etmez, konuya girişte “Sâsâni parası” (s.291) olarak nitelediği paranın adının dînar ve dirhem olduğunu iki sayfa sonra söyler (293). Ayrıca burada gümüş paraların (dirhem) günümüze ulaştığını ancak sahip olduğu kıymetten dolayı altın paraların (dinar), çok azı dışında, günümüze ulaşamadığını belirtir. Diğer taraftan Altungök’ün söz konusu paraların Latince denarius ve drakhme’den geldiğini ifade etmesi, konuya zenginlik katmıştır (s.293). Sâsânî Devletindeki sanayi ve endüstriyel kolları hususunda yazar, küçük işletmelerin tüccar sınıfına, büyük işletmelerin ise devletin saray ve ordusuna ait olduğunu ifade eder. Bu imalathanelerde pamuk, inci, fındık, fıstık, nohut, porselen, cam, deri, kâğıt, demir, çelik, bronz, mermer ve çanak-çömleğin işlendiğini ve bunların Bizans, Hint, Çin ve diğer uzak doğu ülkelerine ihraç edildiğini kaydeder. Yazar burada da pek çok yerde olduğu gibi tekrara düşmüştür. (s.331-332).

Her bir bölümü ayrı doktora tezi mahiyetinde olan söz konusu eserde yazar, metinde kendini hissettirememiştir. Açıklamaları tasvirden öte geçmemiştir. Eser, bir tezden ziyade ders kitabı üslubundadır. Müellif, eserin adına, doktora tezinin başlığında olmayan, “İslam Öncesi” ibaresini niçin koyduğunu belirtmemiştir. Zira başlıkta gidilen bu değişikliğin içerikle bir alakası bulunmamaktadır. Okur, “İslam öncesi” kelimesini gördüğünde kitapta Câhiliye devri Arapları ile Sâsânî Devleti arasındaki münasebetlere değinen bir bölüm beklemektedir.   Ayrıca, birçok yerde belirttiğimiz üzere, metin, sayfa ve paragraf arası uyuma dikkat edilmemiştir. Öte yandan çalışmada görsel malzeme ve harita oldukça az kullanılmıştır. Tüm bu eksikliklerle birlikte çalışmanın hiçbir yerinde akademik üsluptan taviz vermeyen Altungök, oldukça geniş bir konuyu-tasvîrî de olsa- ortaya koymuş ve Sâsânî literatürüne kıymetli bir katkı sunmuştur.

Ahmet Altungök, İslam Öncesi İran’da Devlet ve Ekonomi -Sâsânî Dönemi- (M.S. 226-652), İstanbul: Hikmetevi Yayınları, Nisan-2015. 372 sayfa + Ekler.

Bir cevap yazın